8 04 2020

Covid-19 Salgınının Tacirler Arasındaki Sözleşmelere Etkisi: Mücbir Sebep ve Aşırı İfa Güçlüğü Halleri

Çin Halk Cumhuriyeti’nin Wuhan kentinde ortaya çıkan ve kısa sürede birçok ülkeye yayılan “COVID-19” ya da “koronavirus” salgını neredeyse tüm dünyayı etkisi altına almış vaziyettedir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından da “pandemi” olarak ilan edilen bu salgın ülkemizde ilk defa resmi olarak 10 Mart tarihinde görülmüştür.

Türkiye de birçok dünya ülkesi gibi salgının yayılması önlemek ve etkisini en aza indirebilmek adına birtakım tedbirlere başvurmuştur. Her ne kadar “olağanüstü hal” ya da “sokağa çıkma yasağı” boyutuna ulaşmasa da ülkemizde alınan bu kısıtlayıcı tedbirler ticari hayatı fevkalade etkilemiş ve tedarik zincirinde ciddi aksamalara sebebiyet vermiştir. Bozulan ticari faaliyetler nedeniyle de tacirler veya işletmeler önceden akdetmiş oldukları sözleşmelere bağlı kalmakta son derece güçlük çekmekte ve bu durum akıllara koronavirüs salgınının “mücbir sebep” olarak kabul edilmesinin mümkün olup olmadığı sorusunu getirmektedir.

“Mücbir sebep” kavramı yasal mevzuatımızda herhangi bir tanıma kavuşturulmuştur değildir. Dolayısıyla bu kavramın içi, Yargıtay içtihatları ve doktrindeki görüşler doğrultusunda doldurulmuştur diyebiliriz. Bu itibarla bir olayın “mücbir sebep” olarak değerlendirilebilmesi için aranan şartlar;

  • Mücbir sebebe dayanan tarafın tüm önlemleri almasına rağmen mevcut olayın, sözleşme ile yüklenilen edimin ifasını imkânsız hale getirmesi,
  • Edimin ifasını imkânsız hale getiren olayın tarafların kontrol alanlarının dışında vuku bulması,
  • Hukuki ilişkinin kurulduğu tarihte olayın gerçekleşmesinin öngörülemeyecek ya da öngörülse dahi somut etkilerinin bu denli büyük olacağının tahmin edilemeyecek olması,
  • Sözleşmede ilgili olayın mücbir sebep olarak kabul edilmeyeceğinin taraflarca düzenlenmemiş olması, şeklindedir.

Buna karşın belirtmekte fayda var ki; her ne kadar tüm dünyayı etkisi altına almış bir salgın hastalıktan ve onun beraberinde getirdiği ticari hayatı kısıtlayıcı tedbirlerden söz ediyor olsak da bu durumun peşinen tüm sözleşmeler açısından “mücbir sebep” teşkil edeceğinin ifade edilmesi doğru olmayacaktır.

Var olan bir sözleşme ilişkisinde koronavirüs salgınının “mücbir sebep” teşkil edip etmediğinin tespiti açısından öncelikle somut olayın özelliklerinin irdelenmesi ve bu salgın hastalık ile yüklenilen edimin ifasının imkânsız hale getiren olay arasındaki nedensellik bağının mevcut olması gerekir. Şu halde “kısıtlayıcı tedbirler” her ne kadar ticari hayatı sekteye uğratmış olsa da bu durumun sözleşmeden doğan borcun yerine getirilmesine doğrudan etki etmesi gerekmektedir.

Sözleşme serbestisi kapsamında taraflar, hangi hallerin “mücbir sebep” olarak kabul edeceğini belirleyebilirler. Her iki tarafı tacir olan sözleşmeler kapsamında mücbir sebep incelemesinde bulunurken, öncelikle (varsa) mücbir sebep hükümlerinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Tacirlerin ticari faaliyetleri kapsamında akdetmiş oldukları sözleşmelerin birçoğunda “mücbir sebep” halini düzenleyen bir madde bulunmaktadır. Dolayısıyla yapılması gereken ilk iş, akdedilen sözleşmenin incelenerek genel olarak pandemi/ salgın hastalık halinin bir “mücbir sebep” olarak kabul edilip edilmediğinin irdelenmesidir. Şayet böyle bir düzenleme mevcut ise bunun sözleşmeden doğan borca etkisinin değerlendirilmesi gerekmektedir.

Belirtmek gerekmektedir ki akdedilen sözleşme hükmü “mücbir sebep” iddiasının temelini oluşturacağından bunun bir hukukçu yardımı ile incelenmesinde fayda olacaktır. Örneğin sözleşme maddesinde deprem, yangın, sel vb. haller teker teker ifade edilmiş olmasına karşın “salgın hastalık” ya da bu kapsamda alınan tedbirler bir mücbir sebep hali olarak ifade edilmemişse de buna bağlanan sonuçlar birbirinden tamamı ile farklı olabilmektedir. Bu gibi hallerde öncelikle madde hükmünün tahdidi nitelikte olup olmadığı incelenmelidir. 

Şayet hüküm tahdidi nitelikte ise Yargıtay; akdetmiş olduğu sözleşmede “mücbir sebep” olarak kabul edilmeyen bir durumun meydana gelmesindeki riskin “basiretli” tacirin üzerinde olduğunu kabul etmektedir. Buna karşın hüküm tahdidi bir şekilde kaleme alınmamış ise; her ne kadar doğrudan ifade edilmemiş olsa da salgın hastalık veya salgın nedeniyle getirilen tedbirlerin yorum yoluyla sözleşmede aranan “mücbir sebep” şartlarını sağlaması mümkün olabilmektedir.

Bununla birlikte bu salgına dair alınan kısıtlama önlemleri borcun yerine getirilmesine ne denli etkilidir; edim borçlusu bu etkileri en aza indirmek için hangi adımları atmıştır ya da başvurabileceği alternatif yöntemler bulunmakta mıdır; sözleşme kapsamında düzenlenen şekil şartlarına uygun mücbir sebep bildirimde bulunulmuş mudur? Bu ve bunun gibi birçok soruya verilecek cevap her bir somut olay açısından farklılık teşkil edeceğinden “mücbir sebep” değerlendirmesinin de her bir sözleşme ilişkisi kapsamında ayrı ayrı olarak ele alınması elzemdir.

Bir başka ihtimal ise tarafların mevcut sözleşmelerinde “mücbir sebep” kavramına dair herhangi bir düzenlemede bulunmamış olmalarıdır. Mevcut hukuki uyuşmazlık açısından sözleşmenin sükût ettiği durumlarda ise koronavirüs salgını veya bu salgın hastalık nedeniyle alınan kısıtlayıcı tedbirlerin sözleşmenin ifasını imkânsız hale getirdiğinin ispatlanması halinde mücbir sebebin varlığından söz edilebilecektir. Fakat bu noktada da yukarıda izah edildiği üzere somut olayın özelliklerinin dürüstlük kuralı çerçevesinde titizlikle irdelenmesi gerekmektedir. Örneğin mücbir sebebin sözleşme ile yüklenilen edimin ifasını üzerindeki etkisini bertaraf etmek adına gösterilmesi gereken azami çaba yahut alternatif ifa yollarının tespit edilmesi gibi birtakım değerlendirmelerde bulunmak gerekecektir.

Tüm bu incelemelerin ardından şayet “mücbir sebep” olarak kabul edilebilecek bir olay meydana geldiği ifade edilebiliyor ise sözleşme ile yüklenilen borcun ifasının, borçlunun sorumlu tutulamayacağı nedenlerle imkânsız hale geldiği kabul edilmektedir. Şu halde Türk Borçlar Kanunu’nun 136. ve 137. maddelerinde düzenlenen ifa imkânsızlığı hükümleri uyarınca borç, kısmen ya da tamamen sona erecektir. Sözleşme ilişkisinin imkânsızlık nedeniyle sona ermesine bağlı olarak borçlu, karşı taraftan hâlihazırda almış olduğu edimi geri vermekle yükümlüdür; şayet henüz almış olduğu bir edim mevcut değil ise sözleşme gereğince bunu isteme hakkını kaybedecektir.

Türk Borçlar Kanunu’nun 136. ve 137. Maddelerinde düzenlenen ifa imkânsızlığı uygulamada ve doktrinde “sürekli ifa imkânsızlığı” olarak adlandırılmaktadır. Bunun sebebi, her ne kadar yasal mevzuatımızda düzenlenmemiş olsa da Yargıtay içtihatları ve doktrinde yer alan görüşler uyarınca ifa imkânsızlığı halinin “geçici” olarak da söz konusu olabileceğinden ileri gelmektedir. Geçici ifa imkânsızlığında tarafların sözleşmeyi akdetmelerindeki amaçları dikkate alınarak “akde tahammül” süresince sözleşmenin yürürlükte kalacağı, ne var ki bu süre içerisinde tarafların edimlerini talep edemeyeceği kabul edilmektedir. Şayet makul süre aşılmış ve geçici ifa imkânsızlığının yaratmış olduğu belirsizlik hali sözleşmenin taraflarından birisi için katlanılamaz bir hal almış ise sözleşme sona erecektir.

Tüm bu değerlendirmeler sonunda tekrar etmekte fayda var ki koronavirüs salgınının mücbir sebep teşkil edip etmediği hususunda peşin bir şekilde cevap verebilmek mümkün değildir. Şayet koronavirüs nedeniyle sözleşme ile yüklenilen edimin ifasını objektif bir biçimde imkânsız hale getiriyorsa “salgın hastalık” mücbir sebebine dayanılabilmesi ilk aşamada mümkün olabilir. Buna karşın salgın hastalık neticesinde yüklenilen edimin ifası imkânsızlaşmasa da borçlunun katlanması kendisinden beklenemeyecek derecede zorlaşabilir. Bu gibi durumda Türk Borçlar Kanunu’nun 138. Maddesinde düzenlenen “aşırı ifa güçlüğü” gündeme gelebilecektir.

“Mücbir sebep” halinde yüklenilen edim borcunun ifası imkânsızlaşmakta iken “aşırı ifa güçlüğü” halinde ifa son derece güçleşmiş olmasına karşın halen mümkündür. Kanun, sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ise “aşırı ifa güçlüğün” haline ilişkin madde hükmünün uygulama alanı bulacağını düzenlemiştir. Dolayısıyla kısıtlayıcı tedbirler nedeniyle bozulan ticari faaliyetler kapsamında var olan bir hukuki ilişkide mücbir sebep iddiasında bulunulamadığı takdirde aşırı ifa güçlüğü hükümlerinden faydalanılması mümkündür. Şu halde edim borçlusu, hâkimden sözleşmenin yeni şartlara uyarlanmasını isteme, bunun mümkün olmadığı halde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir.

Sonuç olarak detaylıca izah edildiği üzere koronavirüs salgınının var olan bir sözleşme ilişkisi için “mücbir sebep” teşkil edip etmeyeceği hususu her bir sözleşme özelinde farklılık göstermekle birlikte aynı zamanda teknik de bir inceleme gerektirmektedir. Büromuzda, bu konuda bizlere ulaşan müvekkillerimiz için öncelikle sözleşme metinlerini inceleyip akabinde yukarıdaki izah edildiği gibi ifa imkânsızlığı/ aşırı ifa güçlüğü ve azami çaba doktrini çerçevesinde alternatif ifa yolları hususunda değerlendirmede bulunarak kendileri için gerek hukuki gerek fiili anlamda en faydalı sonucu tespit etmeye gayret gösteriyoruz.

Diğer Yayımlar